9 Mart 2026

Antakya’dan uzakta Antakya’yı düşünmek

“Her şey yalnızca bir kere olur ama sonsuza kadar sürer… Bellek, sonsuzluğun zemininde dolaşan uyurgezerin tılsımıdır… İnsanın yeryüzündeki…

“`html

“Her şey bir kere yaşanır ama kalıcı iz bırakır… Hafıza, sonsuzluğun derinliklerinde dolaşan bir hayalperestin armağanıdır… İnsan, dünyadaki görevini hatırlamak zorundadır, hatırlamayı hatırlamak.” —Henry Miller

Bu yazıyı uzun zamandır zihnimde şekillendiriyorum. Siliyorum, paylaşıyorum, tekrar raflara kaldırıyorum ve gözden geçiriyorum. Kafamdaki düşüncelerin yoğunlaştığı zamanlardan biri, Sasa Stanisic’in Köken adlı eserini okuduğum zamana denk geldi. İlk sayfalarında yer alan bir cümle dikkatimi çekti: “Doğduğum hastane artık var değil.” Bu cümle üzerine derin bir düşünceye daldım, zira benim doğduğum hastane de bugün yok.

Evden 3.500 kilometre uzakta, depremin üç yıl dönümünde 6 Şubat’ın ağırlığını yoğun bir biçimde hissediyorum. Bu kadar uzakta “anma” yolları ararken kendimle bir hesaplaşma yaşıyorum. Aynı acıyı paylaştığımız insanlarla bir araya gelememek, anma eylemini bireyselleştiriyor ve yalnızlığa itiyor. Anmayı, bu yalnızlıkla başa çıkabilmek ve Antakya ile olan ilişkimizin son üç yılda nasıl değiştiğini düşünmek olarak değerlendiriyorum.

Bu yazıyı, bireysel hatırlama deneyimlerimi okuyucularla paylaşmak amacıyla kaleme alıyorum. Bizi birbirimize bağlayan unsurlar üzerine yoğunlaşıyorum. Deprem sonrası bu ilişkilerin nasıl yeniden şekillendiğini ve fiziksel olarak var olmayan ya da farklı şekillerde mevcut olan bir mekanda hatırlamanın yollarını araştırıyorum.

Yüzleştiğimiz elektrik ve su kesintileri, su baskınları, ulaşım zorlukları, trafik kazaları ve toplu taşımanın neredeyse imkânsız hale gelmesi üç yıldır Antakya’da hayatın bu şekilde devam etmesine neden oldu. Anmalara katılmak ve kenti yeniden inşa etmek, adeta hatırlamanın bir aracı haline geldi. Umutsuzluk ve belirsizlik ortasında Antakyalılık, artık kendini ifade etmenin bir hak arayışına dönüştüğü bir mücadele yöntemi olmaya başladı. Bu kimlikle Antakya’yı anmak ve belleğimde yankılananları paylaşmak istiyorum.

Dayanışma ve Mücadele

Antakya, zengin kültürel çeşitliliği ve dayanışma geleneğiyle her zaman övündüğümüz bir şehir. Tarihsel ve toplumsal geçmiş bu özelliği, deprem sonrası ilişkilerdeki değişimlere de yansımıştır.

Deprem sonrası başlangıçta acil ihtiyaçlara yanıt vermek amacıyla oluşturulan dayanışma biçimleri, zamanla şehrin yeniden inşası ve sosyal birlikte gelişen ilişkiler haline geldi. Aşevleri, insanların buluştuğu mekânlara dönüştü. Kadınların birlikte oluşturduğu kooperatifler, ekonomik ve duygusal bir bağ oluşturdu. Antakyalılık etrafında gelişen dayanışma, artık yalnızca yardım talep etmek değil, şehre sahip çıkmak ve hatırlamak anlamına geldi.

Ritüeller, Semboller ve Performans

Antakya’da günlük hayatın içinde yer alan ritüeller, deprem sonrası hatırlamanın önemli parçalarından biri oldu. Yas tutma ve hatırlama eylemleri yürümek, anlatmak, dinlemek ve bir araya gelmek gibi yollarla somutlaşmaya başladı. Bu noktada hatırlamak, zihinsel bir çaba olmanın ötesine geçip bedenle, mekânla ve birlikte var olmanın canlı bir ilişkisi haline geldi.

6 Şubat anmalarında yakılan mumlar, meşaleler, yürüyüşler ve diğer gelenekler sadece kayıpları anmakla kalmıyor, aynı zamanda kenti yeniden deneyimleme yolları sunuyor. 2024 ve 2025’te Hatay Akademi Orkestrası ile birlikte şarkı söyleyen Antakyalılar, yasın sadece sessiz kalmakla değil, müzik ve sanatla da paylaşıldığını ortaya koyuyor. Bu anlar, acıyla yeniden bağ kurmak ve kenti terk etmeme iradesinin ifadesi olarak değerlendiriliyor.

Bu tür buluşmalar, Antakya ile kurduğumuz ilişkiyi köklü bir şekilde değiştiriyor. Bize şehrin zorlayıcı sınırlarda yaşadıklarını ve gerçeklerle anlatılanlar arasındaki derin çelişkileri hatırlatıyor.

“Sağlıklı yaşam alanları… Daha az stres… Hayatta kalmaktan, yaşamaya geçiş… Fonksiyonel geçici ve sürekli yaşam alanları… Güvende hissetmek… Geleceği beklemeden yaşamak…”

“Normal”

Tüm tartışmalarda deprem ve öncesi kendine “normal” bir alan buluyor. “Normal”, artık mevcut olmayan bir geçmişin eksiklikleri ve fazlalıklarıyla dolu, erişilmesi güç bir nesne haline geldi. Bu nedenle Antakya’da deprem sonrası normalleşme beklentisi, belirsizliğin sürekli varlığı ve geleceğe dair korkularla zaman algısını karmaşık hale getiriyor.

Geçmiş, tanımlanabilir olduğu için normallik sınırları içindedir. Ancak şu an ve gelecek için herhangi bir sınır yoktur. Geçmişe benzer bir normallik ne zaman sağlanacak, nasıl ulaşılacak, bu belirsizliğini koruyor. Sınırlar, belirsizliğin sona erdiği noktada ortaya çıkar.

Sınırlar

Sınırlar, bir tarafı diğerinden ayırırken, iki taraf arasında etkileşimlerin ve buluşmanın alanını oluşturur. Bu nedenle sadece ayırıcılığın ötesinde, farklılıkların kesişim alanıdır. Deprem neticesinde kentin fiziksel sınırları yıkılmış, mekânın düzenleyici unsurları kaybolmuş, kamusal ve özel alan ayrımları belirsizleşmiştir. Gündelik ve olağan dışı arasındaki ayrımlar belirsizlik içinde erimiştir. Bu durum, “normal” kavramının temel kodlarını da belirsizleştirmiştir.

Sınır, “iç” ve “dış” ile farklılaşmanın başladığı alandır. Aynı zamanda tanımlama eylemidir. Sınırlandırılan bir şey başka bir tanım altında yer alamaz ve kendisi dışında kalanları dolaylı olarak tanımlar.

Antakya’daki yıkım, bu perspektiften sınırların yeniden tanımlanmasına olanak sağladı. Kentsel alanların yitirilmesiyle, günlük yaşam açık alanlara taşındı; sokaklar ve avlular, yas tutma ve sosyalleşme alanlarına evrildi.

Bildiğimiz Kentin Sonu (ya da Başlangıcı)

6 Şubat’tan bu yana sıkça tartıştığımız gibi, tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış ve çok katmanlı kültürleri barındıran Antakya, tarih boyunca birçok kez yıkılıp yeniden inşa edilmiştir. Ancak 6 Şubat depremleri, fiziksel anlamda kentin sürekliliğini kesintiye uğratarak “bildiğimiz şehir” kavramını geniş bir belirsizlik alanına dönüştürmüştür.

Altyapının eksikliği geçici mekânların ortaya çıkmasıyla sonuçlandı ve bu durum şehrin bildiğimiz biçiminden çok daha farklı deneyimler sunmaya başladı.

Antakya’daki belirsizlik yalnızca günlük hayatla sınırlı kalmadı, aynı zamanda deprem sonrası planlama süreçlerinde de kendini gösterdi. Yerel hafızayı ve kentlilerin deneyimlerini hesaba katmadan yürütülen merkezi süreçler, kentli halk arasında derin bir güvensizlik yarattı.

Ev

Ev, yalnızca dört duvardan ibaret olmaktan öte; aynı zamanda sosyal birlikteliklerin, dayanışmanın ve komşuluk ilişkilerinin sembolü olmuştur. Bu durumu, Antakyalıların deprem sonrası en çok aradığı şeyleri, yani kentin özünü yitirmiş özlemlerini sorgularken görmek mümkündür.

Bugün Antakya’da, barınma hakkı gibi temel bir konunun dışına itilmiş olan ev kavramı, artık sınırları belirlenmiş ve mülkiyetle tanımlanan bir mekân haline gelmiştir.

Ancak “ev” dediğimiz şey, duvarların ve tanımların ötesinde bir aidiyet ve güven hissidir. Deprem sonrası bu kavramsal değişim, tüm alışkanlıkların ve tanımların erimesiyle bir dönüşüm süreçlerini beraberinde getirdi. Ev, artık mülkiyetle sınırlı bir kavrama dönüşmüştür.

Antakya’daki saha belirsizliği, fiziksel bir gerçeklik olmaktan çıkıp, ne zaman çözüleceği bilinmeyen bir duruma dönüştü. Anahtar, artık sadece bir kapıyı açan nesne değil, belirsiz mülk sınırlarının bir simgesi haline geldi.

Sürekli değişen proje sınırları ve bilgiye ulaşmadaki zorluklar, “mülk sahiplerinin” haklarıyla ilgili net bir durum ortaya koymamıştır.

Başından beri “hayat sadece eve dönmekle mi mümkün?” sorusu aklımdan geçiyor. Üç yıl boyunca arabada, çadırda ve konteynerde geçirdiğimiz zamanın ardından hala evi aramakta ve bulacağımız yerin tamamen farklı bir şey olacağını hissediyorum.

Peki, ev nerede başlar, nerede biter? Geçmişin belirgin mekânsal ve toplumsal sınırları, belirsizlik içinde erirken, bu yeni formu nasıl anlayacağımız ve şehri nasıl hatırlayacağımız sorusu, geleceğimiz açısından önemli bir mesele olarak karşımızda duruyor.

Adalet

Evden uzaklarda Antakya’yı düşündükçe, hatırlama ve dayanışma çabalarımda hep içimde bir duygu kabarıyor: adalet. Antakyalılık tanımı artık hak arayışı ve mücadele ile özdeşleşirken, bu belirsizliklerin içinde sadece yeniden inşa değil, aynı zamanda bu durumu yaratanlardan hesap sorma ihtiyacı giderek büyüyor.

Deprem suçlularının yargılanması talebi, geçmişteki bir öfkenin ötesine geçerek geleceği koruma isteği haline geliyor. Affetmek ve helalleşmek, tüm kayıpların bir kader gibi görüldüğü bir dünyada “adalet”, iyileşmek ve onarmak için gereklidir. Bu nedenle yalnız başıma olduğum 6 Şubat anmalarında, kayıplarımızla birlikte unutmamamız gereken belki de en önemli şeyin adalet talebi olduğunu düşünüyorum.

Son olarak, geçtiğimiz yıl 6 Şubat’ta Antakya’da söylediklerimle yazımı tamamlamak istiyorum: Çaresizliği, acıyı ve öfkeyi unutmuyorum. Affetmiyorum. Hiç kimseyle helalleşmiyorum. Bu yıldönümünde, geçmişte yaşadıklarımızın bir daha asla yaşanmaması için dua ediyorum.

Desteğiniz bizim için çok değerli. Bu yazıyı okuduğunuz için teşekkür ederiz. Türkiye’de ifade özgürlüğünün sürekli tehdit altında olduğu bir ortamda kaliteli bir yayıncılık ortaya koyma çabalarımızı desteklemeniz bizim için önemli. Okuyucularımızın sorumluluğu, projemizin büyümesine katkı sağlıyor. Duyduğunuz bu desteğin ardında ya da daha fazlası için bizimle yol alabilirsiniz. Teşekkürler, iyi ki varsınız.

“`